Vatan Haini

•29/06/2011 • Yorum yapın

Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, demiş Hikmet.
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne, kapkara haykıran puntolarla,
bir Ankara gazetesinde,
yanında fotoğrafı  Amiral Vilyamson´un
66 santimetre karede
ağzı kulaklarında gülüyor Amerikan amirali
Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira.
Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.”
Evet,
VATAN hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz,
ben yurt hainiyim, ben VATAN hainiyim.
VATAN çiftliklerinizse,
VATAN
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse, VATAN şose boylarında gebermekse açlıktan,
VATAN soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse
VATAN,
VATAN tırnaklarıysa ağalarınızın,
VATAN mızraklı ilmühalse, VATAN polis copuysa,
VATANödeneklerinizse, VATAN maaşlarınızsa,
VATAN Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa,
VATAN kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
ben
VATAN hainiyim.
Yazın ulan üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla :
Nâzım Hikmet VATAN
hainliğine devam ediyor hâlâ.

Aşk Tesadüfleri mi Sever Gerçekten

•22/06/2011 • Yorum yapın

‘Gerçekten seven birisi ne yapar’ Gerçekten seven birisi için ne mesafe vardır ne de imkansızlık sonuçta.

Eğer birisi seni seviyorsa gerçekten, yaptığın her şey önemli olur onun için de, önemsizleştirmeye, küçümsemeye, sıradanlaştırmaya çalışmaz.
Eğer birisi seni seviyorsa gerçekten, en ufak sorunda çekip gitmek yerine meydan okur her türlü rüzgara, fırtınaya…
Eğer birisi seni seviyorsa gerçekten, birlikte geçirilen anlar zorunluluk olmaz. Mutlu olduğu anlardır onlar sonuçta.
Eğer birisi seni seviyorsa gerçekten, tek bir an bile bir ömre bedel olabilir yeri geldiğinde…
Eğer birisi seni seviyorsa gerçekten, bunu bilirsin, kelimelere gerek bile duyulmadan. Çünkü bu öyle bir şeydir ki konuşulmasa bile tüm hücrelerinle hissedersin.
Eğer birisi seni seviyorsa gerçekten, sadece sen olduğun için seviyordur hatta bazen sana rağmen…

Aşk Tesadüfleri Sever;

Var Olmak Tesadüf Değilse, AŞK Tesadüf Olabilirmi ?

V

Beni Görmezsen Aşkımız Bitermi

•22/06/2011 • Yorum yapın

Kadın adama bakıp şöyle dedi; ‘Beni görmezsen aşkımız biter mi?’

Şaşkınlıkla gözlerini kırpıştıran adam ‘Benim aşk anlayışım böyle değil‘ diye cevap verdi.
O kadar hüzünlü bakıyordu ki kadın… Bir çaresizliği vardı belli ki… Kafasını yere eğip devam etti konuşmasına:
Görüşmüyor olmamız aşkımızı bitirmez. İnsanlar Tanrı aşkıyla yaşamıyorlar mı? Tüm hayatları boyunca onu hiç görmeden…’
Birini sevmeye devam etmek için ille de görmeye devam mı etmek gerekir? Aşk görüp dokunarak mı çoğalır yoksa tüm bunlardan ayrı var etmeye devam edebilir mi kendini?
Bugün çevreme bakındım biraz. Yanımdan geçip giden insanlara, uzakta el ele yürüyen yaşlı bir çifte, tutkulu bir şekilde kavga eden genç sevgililere, güneşin batmadan evvel denizin üzerinde oluşturduğu kızıl gölgelere, gülen, kahkaha atan, bağırıp çağıran kalabalığa… Yanlarında olanları çok sevdiklerini düşünen herkese…
Acaba yanlarında bulunanı artık görmekten vazgeçecek olsalar ya da bazı nedenlerle ayrı düşseler ne yaparlardı? Yine de sevmeye devam ederler miydi? Yoksa araya giren mesafe ile başka bedenlerin, başka ruhların cazibesine kapılıp vazgeçerler miydi?
Başka bir bedeni, ruhu tanımaya çalışmak unutturabilir miydi peki gerçekten hissedilenleri?
Eğer başarabiliyorsa her şeyi unutturmayı o beden…
Eğer duyulmuyorsa kısa bir süre yaşanan ayrılıkta özlem…
Eğer vazgeçilebiliniyorsa birlikte yapılan onca şeyden, onun yerinden…
Ve eğer gerçekten Tanrı’ya inanmıyorlarsa ta yürekten, içten…
O vakit gerçekten sevmemişler demektir.
İşte o zaman kadın ne derse desin anlamaz adam ‘Beni görmezsen aşkımız biter mi?’ cümlesini…
Çünkü Tanrı aşkıyla yaşayan insanlar bilirler ancak birini hiç görmeden sevmenin ne demek olduğunu…

Gülgüzeli İle Murat

•28/11/2010 • Yorum yapın

Caferli diye bir köyde Küçük ağa olarak çevresine nam salmış, yürü dedimi dağlar yürüten, dur dedimi sular durduran güçlü bir ağa varmış. Ne var ki soyunu devam ettirecek çocuğu olmadığı için hep üzgünmüş.

Ağanın bu durumdan sürekli yakınması üzerine, karısı Esma hatun çevredeki bütün yatırları, türbeleri tek tek ziyaret eder, çocuğu olması için gittiği yer yerde derdimize bir çare deyip kurban keser dua edermiş…

Bir gün bir yatırın üzerinde derdime bir çare deyip yağmur gibi yaşlar döküp Allaha yakarırken. Kendisine doğru yürüyen ak sakallı bir dede görür ve aksakallı dedeye gözyaşları içerisinde uzun uzun derdini anlatır. Bunun üzerine ak sakallı dede omuzundaki heybeden bir elma çıkarıp kendisine uzatır. Elmanın yarısını kendisinin yemesini, yarısını da kocasına yedirmesini, oğlan olursa ismini Murat, kız olursa Nazlı  koymasını söyler ve ortadan kaybolur. Esma hatun aksakallı dedenin dediğini harfiyen yerine getirir ve çok geçmeden hamile kalır, nur topu gibi bir oğlan çocuğu dünyaya getirir. Bunun üzerine o köyde yedi gün yedi gece şenlik olur.

Arada yıllar geçer Murat büyür tığ gibi yiğit bir delikanlı olur. Bir gün komşu köylerin birinde küçük Ağanın oğlu olarak düğüne davet edilir.

Yolda gül gibi gülgüzeli bir kıza rastlar Murat Ve kız gülgülüşüyle nazlıca gülümser Murata. Murat heyecanlanır bir şey diyemeden kaçamak bir bakışla Gülgüzelinin yüzüne bakar ve hızla oradan uzaklaşır.
Bakış o bakış Murat`ında Gülgüzelininde içine onmaz bir aşk ateşi düşer.

Gülgüzeli akşam yine çeşmeden su almaya gittiğinde, şahin bakışlı, aslan gibi, yakışıklı o güne kadar hiç görmediği Muratla yine karşılaşmış.
Murat, neden olduğunu bilmeden kalbinin titrediğini hissetmiş. Gülgüzelini çok beğenmiş. Gülgüzeli de aynı duygular içinde kalmış. Bu kısa bakışma ve görüşme dahi iki genç kalp arasında sevgi, muhabbet, aşk güllerinin açılmasına yetmiş ve asla birbirinin aklından çıkmaz olmuşlar.

O akşam düğün evinde yeniden karşılaşmışlar, bu sefer daha da heyecanlanmışlar. Seyit Ağanın kızı olduğunu isminin ise Gülgüzeli olduğunu öğrenir Murat ve yüreği daha hızlı çarpmaya başlar. Kızla gözgöze her gelişinde içine tanımsız bir aşk ateşi akar, bir hoş olur yüreği. Kız da Murata karşı aynı duyguları beslemektedir.
Derken bu iki gencin tutkusu iflah olmaz bir aşka dönüşür ve aşkları kısa süre de herkesin diline düşer.

Muratla Gülgüzeli her gün çeşme başında buluşmaya başlarlar. Gülgüzelinin babası duyar bunu. Kızının candüşmanı Cafer Ağanın oğlu Muratla katiyetle ilgilenmesini istemiyormuş.
Bir gün Seyit Ağaya, kızının Küçük ağanın oğlu Muratla sık sık buluştuğunun haberi iletilir. Bunun üzerine Seyit Ağa küplere biner o öfkeyle Muratı yakalattırıp köyden uzaklaştırılması emrini verir. Bir daha köye ayak basmaması için de ölümle tehtit eder.

Bunun üzerine iki ağanın arasında yıllardan beri süregelen düşmanlık yeniden ateşlenmiş, yeniden biribirine meydan okumaya başlamışlar…

Murat her gece Gülgüzelini rüyasında görmeye başlar ve bir gece Gülgüzelinin elinden aşk badesi içer. Sabah uyandığında şiirler yazıp, türküler söyleyen Murat eline sazı alıp duygularını şöyle dile getirir.

Zaman kadehinden aşk iksirini
İçti gönlüm eyvah eyvah diyerek
Sürüyüp ardından gam zincirini
Biçti ömrüm eyvah eyvah diyerek

Şu figan bülbülün yaslı sesi mi
Yaralı kalbimin inlemesi mi
Yakama sarılan aşk perisi mi
Deşti gönlüm eyvah eyvah diyerek

Sonra her gün saz çalıp sevdiği kızın üzerine türküler söyleyen Murat teselliyi yalnızca türkülerde, şiirlerde bulur.

Medet mürvet ey sema-i hidayet
Serveti mülkümün yeganesiyim
Halimi kimlere edem şikayet
Serseri gönlümün divanesiyim

Hasbahçede karanfilsin destesin
Buram buram gül kokuyor nefesin
Sensiz kimler bu gönlümü eylesin
Şerbeti dilinin şivanesiyim

Aşkın badesini içtim dün gece
Gönül kafesini deştim dün gece
Sevda sıcağında piştim dün gece
Üfleti mecnunun avaresiyim

Bir garip aşığım ey gülü gülşen
Hasreti narına tutuşup pişen
İflah olmaz bir kez aşkına düşen
Feryadı bülbülün figanesiyim

Durmamaksızın yanık sesiyle türküler söyler ve şiirler yazıp Gülgüzeline gönderir.

Harman eyle beni esen yellere
Savrulup gideyim elden ellere
İster boyun eğem günde yüz kere
Kurbanım de hiç acıma kes beni

Sen bir pınar isen bende göl olam
Sen bir yağmur isen akan sel olam
Yolunun üstünde açan gül olam
Zülfünün teline alıp as beni

Sarıl şefkat ile sarıl haz ilen
Usandırma türlü türlü naz ilen
Keman ile cümbüş ile saz ilen
Türkü türkü sevdalara yaz beni

Bir derdin var ise anlatki bilem
Kapına kul olam, uğrunda ölem
Acınla ağlayam neşenle gülem
Hasret ile al sinene bas beni

Gülgüzeli de rüyasında aşk iksiri içer Muratın elinden ve o da başlar türküler söylemeye, şiirler yazıp göndermeye.

Gülgüzeli

Sen uykuysan, ben gördüğün düş olam
Sen yuvaysan ,ben bır yavru kuş olam
Ağlar isen gözlerinde yaş olam
Damla damla yanağına çiz beni

Sen sevda ol, ben uğrunda can veren
Sen gülnişah, ben eteğe yüz süren
Sen avcı ol, ben yaralı bir ceren
Sıra sıra kurşunlara diz beni

Sen güneş ol, ben günyüzü görmeyen
Sen neşe ol, ben ömrünce gülmeyen
Sen tabip ol, ben derdinden inleyen
İlmek İlmek acılardan süz beni

Babası, Murattan uzaklaştırmak için Gülgüzelinin komşu köyden biriyle nikahını kıydırır. Bütün umudunu yitiren Gülgüzeli ekmekten aştan kesilir. Günlerce ağzına bir şey koymaz. Artık her şeyin bittiğine kanaat getiren Gülgüzeli kendisini ağaca asmak ister ama kurtarırlar.

Haberi duyunca beyninden vurulmuşa dönen Murat. İnsanlara, dünyaya, kendisine lanet eder. Çok geçmeden üzüntüsünden o da yataklara düşer.

Civan gibi oğlunun günbe gün erimesine gönlü razı gelmez Küçük Ağanın. Gururunu yenerek Gülgüzelini oğluna istemek için nihayet Seyit ağanın evini hediyelerle donatacak kadar eşya verip görücüler gönderir. Allah`ın emri, Peygamberin kavli ile Gülgüzelini istetir…

Kızın annesi razı gelir ama Seyit ağa öldürürümde can düşmanımın oğluna kız vermem deyip olumsuz yanıt verir. Küçük Ağanın adamları başları önüne eğip bir şekilde geri dönerler.

Seyit Ağa gece gündüz Gülgüzelini gözetim altında tutar ve Gülgüzeli Murattan, Murat da Gülgüzelinden haber alamaz olur.
Murat yataktan kalkıp dağa çıkar ve gidip o köyün iyi kalpli çobanını bulur sevdiğinden kendisine haber getirmesi için yalvarır.

İyi kalpli çoban Muratın yalvarmalarına dayanamaz, bütün tehlikeleri göze alarak Gülgüzeline ulaşır. Gülgüzeli Muratın ismini işlediği oyalı bir mendil ve yazdığı şiirleri çobana verip Murata gönderir. Mendili gören Muratın özlemi dayanılmaz bir hal alır ve çobandan kendisini Gülgüzeline kavuşturmasını ister. Muratın yalvarmalarına dayanamayan çoban Muratla birlikte akşam vakti köye gelirler.

Bu sırada Gülgüzelinin düğünü yapılmaktadır, gümbür gümbür davul zurna sesleri gelmektedir köyde. Babası Gülgüzelini evlendirme çabasındadır. Murat, konağın bütün giriş çıkışlarını bilen çobandan yardım ister. Nihayet Murat, kız elbisesi giyer ve konağa girer. Kısa bir sürede Gülgüzelinin yanına ulaşır ve o gece konaktan gizlice kaçmayı başarırlar. Çobandan başka kimsenin bilmediği Mercan dağının eteklerinde bir mağarada gizlenip belli bir süre orada yaşamaya başlarlar.

Seyit Ağa bir daha biricik kızını göremeyip ölümüne hasretini çekeceğini düşünerek derinden göğüs geçirmiş. Lakin birbirlerini seven iki genç kalbi birbirinden ayırmanın doğru olmayacağını bildiğinden sakalını kaşıya kaşıya, sevimli kızının da gönlünü hoş etmek için razılık gösterip Küçük Ağaya haber salıp barışıp dost olmak istediğini söylemiş…

Tüm çabalarına karşın biribirine kavuşamayan aşıkların netice de nereye kaçıp gittiklerini öğrenemeyen iki ağa da çok üzülmüş, çocuklarını çok seven bu iki ağa yıllarca süren düşmanlıklarına son verip barışmışlar ve böylece aralarında yıllarca süren düşmanlıkta orada bitmiş. Her iki ağa da Çocuklarının yerini bulup haber getirenlerin ödüllendirileciğini ve Muratla Gülgüzelininde görkemli bir düğünle evlendirileceğini duyururlar…

Ağalara, çobanın haberi olabileceği haberini iletirler. Muratı en son çobanla gördüklerine dair bilgiler verirler. Ağalar çobana gidip seninde bildiğin gibi biz artık barıştık ve dost olduk deyip Murata haber vermesi için yalvarırlar. Çoban her iki ağanın da barıştığını ayrıca üzgün ve pişman olduklarını görünce gidip Muratı görür ve köyüne dönmesi için ikna eder. Birlikte köye inerler. İki köyün ağaları da Muratla Gülgüzelini davul zurnalarla karşılayıp bağrına basarlar. İki ağada yıllarca süren düşmanlıklarına son verip iki candan dost ve arkadaş olurlar.
Murat ve Gülgüzelinin arkadaşlarının da katılımıyla. Köyü baştan başa çeşit çeşit, renk renk çiçeklerle donatmışlar…

Murat ile Gülgüzeli ise yedi gün yedi gece süren bir düğünle evlenip ve yaşamlarının sonuna kadar mutlu yaşamışlar.

 

Nuri Can

Peri Kızı ve Munzur’un Gözyaşları

•28/11/2010 • Yorum yapın

Evvel zaman içinde kalbur saman içindeyken pireler berber develer tellal iken, Munzur efsanesi herkesin dilinde, terzilerin pirinden de önce ondan da öte kadim bir sözmüş. Bir olanı, tek olanı anlatanmış Munzur dağı. Aşk munzur�muş, munzur aşkmış. Aşk kuşatmış munzur dağını. Gözyaşları kırkpınar olup akan ol aşkın sahibiymiş Munzur.

Efsunlanmış gibi zamana karşı durmuş yıllar yılı. Gözyaşları Munzur suyu olmuş yürürmüş kılcal damarlardan dallara, dallardan çiçeklere, çiçeklerden çimenlere. Dağ olmuş, börtü – böcek tüm canlıları barındırmış koynunda. Açıp kollarını aşkın diyarlarına, hem arşa hem arza doğru arşın arşın yürümüş Munzur.

…/
Çok çok eski zamanın birinde kentlerden uzak ulu bir dağın yamacında, mavisi yeşiline karışmış, uzun uzun ağaçların gölgelerini cömertçe sunduğu, türlü türlü böceklerin, çiçeklerin yaşadığı, insanoğlunun pek az uğradığı yüksek kayaların, ormanların, eteklerinde buz gibi suların çağıldadığı çağlayanların arasında, şiri mi şirin, mini minnacık bir köy varmış. Bu köyün vahşi vadileri arasında nerden geldiği ve kim olduğu bilinmeyen güzel bir peri kızı yaşarmış.

Yapayalnız bu genç kız geçimini geyik sütü, keklik yumurtaları,kenger, yabani bitkiler, kökler, meyvalar toplayarak sağlarmış. Arada bir de köylere inererek topladığı bitkileri, meyvaları köylülere dağıtıp karşılığında da ihtiyacı olan eşyaları ve gıdaları alıp ortadan kaybolurmuş. Kimseyle uzun uzadıya konuşmaz, kimsede ona pek soru sormazmış.

Kim olduğunu nereden geldiğini kimse bilmez ve de gizli olağan üstü bir güce sahip olduğuna inanıldığı için herkes çekinirmiş. İn mi cin mi, ne olduğu pek belli değilmiş köylülerin gözünde. O yörede herkes onun efsunlu olduğuna inanıp kimilerine göre büyücü, kimilerine göre lanetli, kimilerine göre ermiş, kimilerine göre iyilik ve hayır meleği, kimilerine göre de allahın zararsız zavallı bir kuluymuş ama en çok peri kızı olduğuna dair söylenceler ortada dolaşırmış. Hatta hayvanlarla, kuşlarla konuştuğuna dair tanık olanlar da yok değilmiş.

Bu gün hala o yöre de Peri kızla Munzur�un aşkı üzerine beyitler söylenir, türküler derlenir, Peri kızın güzelliği konuşulur.
Topuğuna kadar inen saçları, simsiyah gözleri, kıpkızıl dudakları, inci dişleri, pembe yanaklarıyla çevredeki bütün kızları kıskandıracak kadar güzel ve alımlıymış.

Peri kız köye her indiğinde herkes ona hayranlıkla bakar , ağzından çıkacak bir kelimeyi beklermiş. Her gelip gitiğinde Munzur isminde civan gibi gencin yüreği heyecandan göksünün kafesine sığmaz, gümbür gümbür atarmış, yanına yaklaşmaz uzaktan uzağa seyredip Peri kızını, içi titrermiş. Peri kızı ile her gözgöze geldiğinde yüreğine kor düşer gizli gizli yanarmış�

Günlerden bir gün vadideki mağarasının önündeki gölün başında oturmuş, alt tarafından çağıl çağıl akan sulara bakarak türküler mırıldanırken, bir süre sonra derin gölün mavi suyunda bir kıpırtı farketmiş Peri kız, mavi gölün içinde güneşle yıkanmış gibi yakamozlar saçan munzur Peri kızın mırıldandığı türküyle birlikte yavaşça göl suyunun mavi kanatlarında süzülüp çıkmış, Peri kızın dudağına bir öpücük kondurarak, peri kız daha ne olup bittiğini anlamadan, tekrar suya dalarak ortadan kaybolmuş.

Peri kız her gece suyun kenarına oturup Munzuru beklemiş, Munzur her gece vakti ayışığıyla beraber çıkıp gelirmiş. Geldiğinde de hemen gözden kaybolup gitmezmiş gün ışıyıncaya kadar, bir kelime bile etmeden biribirine sarılır öylece sabahın olmasını beklermişler.

Artık her gece dolunay ağaçların arasında ışıldarken onlar buluşmuş, sarılmışlar ve birbirilerine tek söz söylemeden ayrılmışlar. Biribirlerini öyle temiz duygularla ve derin bir aşkla sevmişlerki ve öyle alışmışlarki bir tek gece biribirini göremeden duramazlarmış.

Bir gece Munzur yine çıkıp gelmiş kaldığı yere bir de bakmışki in cin yok ortalarda, bir mektup bırakarak ortadan kaybolmuş canından çok sevdiği Peri kız. Dünyası başına yıkılmış Munzur�un yüreği yanmışta yanmış�

Sonra mektubu açıp yüreği parçalanarak okumaya başlamış munzur.

�Ben adımı, nerden geldiğimi, kim olduğunu bilmeyen zavallı bir kızım. Kim olduğumu ve nerden geldiğimi de hiç bir zaman bilmeyeceğim. Niye böyle davrandığımı sorma, sorsanda cevabını veremem…

Şunu bilki seni ölümüne seviyorum ama ben yalnızlıkla lanetlenmişim bir kere, yalnızlıkla lanetlenmemle son bulmuyor, hafızamı, gözlerimi bağlamışlar, geçmişimi ve kim olduğumu bilmemi, hatırlamamı engellemişler� Seni daha fazla mutsuz etmemek için, benimde bilmediğim bir yere gidiyorum�

Ama sana aşkımın karşılığı olarak bu güne değin hiç bir kimsenin sahip olamadığı bir hediye bırakıyorum�
Şimdiden sonra aşkımızı düşünüp acı çektiğinde ama yine de seni ölümüne sevdiğimi bilerek mutlu olduğunda, gözlerinde dökülen her damlada bir pınar fışkıracak düştüğü yerden ve ben gözyaşlarında mayalanıp akan her pınarın damlalarında saklı kalacağım…

Ve o gece ilk defa munzurun gözlerinde munzur suyu kırk göze olup akmış kırpınar yaylasında ve Munzur buruk bir mutlulukla dünya dündükçe ağlamış.

İşte o gün bu gündür o pınarların gözelerinden içen herkesin yüreğine buruk bir mutluluk bir ferahlık dolmuş, yüreği sevgiyle yanmış; her dilek kabul olmuş, sevenler sevdiğine, hasret çeken analar, babalar çocuklarına kavuşurmuş�

Ve o dağların adı da Munzur olarak kalmış, gözyaşları da munzur suyu olmuş. O günden sonra ne görmüş, ne de haber almış sevdiği Peri kızından. İşte o gün bu gündür o kırk gözeden Munzur�un gözyaşları kırkpınar olup akar ve dünya döndükçe de akacak� Bu yüzdendir ki o pınarların suyundan içen herkesin yüreğine aşk, sevgi, merhamet mutluluk, iyilik dollar. Derler.

…./
İşte o gün bu gündür Munzur da akan her pınar kutsaldır. Munzur`a ait bu üçüncü mitostan kaynağını almaktadır Munzur dağı ve Munzur suyu. Munzur Suyu Peri kızının gözlerinden akan gözyaşlarıdır inanışa göre. Yani tarihi derinliği çok çok eski dönemlere kadar gitmektedir.

 

Nuri Can

Damon Salvatore Poster

•23/10/2009 • Yorum yapın

null

null

Yüreğimi İncitiyor İhanetler

•23/10/2009 • Yorum yapın

Dudağımda güz türküleri birikiyor, şiirler dökülüyor kaldırımlara sonbahar seslerinden. Ürküyorum…
Oysa mevsim bahar mevsimi, gül mevsimi, umut mevsimi. Göç etmiş hüzünler, acılar, başka alemlere. Çiçekler selam gönderiyor yeni yetme sevdalara…

Ama ben sevinemiyorum, bütün ihanetler iz bırakıyor yüreğimde… Mutsuzum, kalabalıklar içinde yalnız ve avuntusuz, hiç bir neden derinliğimi doldurmuyor… Hep bir yerlere gitmeleri özlüyorum… Özledikçe ıssızda kendini arayan ve kanayan dervişler gibiyim…

Renkleri solmuş güz yapraklarıyla saklıyorum yüzümü, inadına kimsesiz sözcüklerle yürüyorum. İnadına kesmiyorum saçımı sakalımı… Yabancı bir ülkenin sokaklarında hayatı adımlarken, üzgün kuşlar üşüşüyor saçlarıma. Soğuk, ıssız ve eğreti bir gülüşle hayatı anlamdırmaya çalışıyorum, olmuyor…

Bütün acılar eskise de yerine yeni acılar yeşeriyor. Yağmur yağıyor sokaklara, yüreğime gözlerim yağıyor, ıslanıyor duygular… İnsanlardan ve küçük hesaplardan anlamıyorum. Anlamak da istemiyorum. Bazen öfkeleniyorum iki yüzlü, içtenliğini yitirmiş dostluklardan, çıkarcı ilişkilerden kaçıp kurtulmak istiyorum…
Rüzgar esiyor, üşüyor gözlerim… Herkes kendi acısını taşıyor yarınlara. Kimse dönüp bakmıyor yureğimdeki acıya…

Yıldızlı geceler kayboldu artık. Kirli düşünceler, onursuz davranışlar, insanın yüreğini incitiyor. Her ihanet kan oluyor ciğerime… İnsanların kirlenmiş nehirlere benzediği bir iklimde temiz ve onurlu kalmak ne kadar da zor. Nereye gittimse kahpe ilişkiler kesmiş yol başlarını, ne yana döndüysem ihanet…

Susmanın sınırını tüketiyorum artık. Haykırmak geliyor içimden var gücümle, tüm kahpeliklere. Tiksindiriyor beni ucuz çıkar ilişkileri… Durmadan bir öfke büyüyor içimde, bunalıyorum bazen, hiç bir tarafta esmiyor rüzgar, çağıltısı uzak düşüyor suların. Anlıyorum ki, ben bu çağın insanı değilim…

Günlerim hep tek düze geçiyor, alabildiğine boş ve anlamsız. Bir incinmişlik alıp gözlerimi benden taa uzaklara götürüyor.
İnsanı ve kahpeliklerini iyi tanıyorum artık, kirli, aşağılık şeyleri unutmuyorum. Bir ihanet gününde ikiyüzlülük hançeri nasıl saplanır yüreğe onu ögrendim, ögrendim bir ihanet ne kadar kırar insanı…Bir ihanet faslında bir bıçak ne kadar işler kalbe biliyorum artık…

Uykularıma acılar sızıyor, içim sızlıyor, küle dönüyor, karabasan oluyor rüyalarım. Düşündükçe yabancılaşıyor duygularım. Öfkeleniyorum…

Unutmak istiyorum gördüğüm bütün ihanetleri, acıları unutmak istiyorum… Unutmak istiyorum bana edilen bütün kötülükleri, haksızlıkları. Ama kırgınlıklar kolay iyileşmiyen yaralardır, her anışta kanar içimiz, hele de yakınımızda duranlarsa ihanet eden…

Ama yinede insan umudunu terketmeden, dişiyle, tırnağıyla mücadele edip, tüm acılara ve ihanetlere rağmen, inadına, inadına yaşamalı diyorum…

Darda Kaldım

Derler ki insan bir kez ölür
ben bin kez öldüm yaşarken
elimde kalbimin kırıkları

ekmeğim yok diyen herkese
ekmeğimi verdim
sevgisiz kaldım diyen herkese
sevgimi
kimsesiz, ekmeksiz, sevgisiz kaldım…

insan oğlu nankör
insan oğlu hain
vefa yalandır balam
dostluk yalan
yaşamak yalan
boşa gitti emeğim, alınterim, ekmeğim.

derler ki insan bir kez ölür
ben bin kez öldüm yaşarken

bir umut gönder ay balam
bir düş
bir ses
bir ışık
bir nefes
darda kaldım…

Nuri Can

Munzur Kokusu Bir Sevdadır

•23/10/2009 • Yorum yapın

Munzur bir yaşamdır, bir töre, bir yoldaş, bir çağrı. Bir umut, bir isyan, bir dost, bir inanç, bir bilge… Munzur kokusu bir sevdadır yüreklerde hiç bitmeyen …

Munzur dağ kokardı, toprak kokardı ama kokusuna rengarenk çiçek, çeşit çeşit bitki kokusu, yamaçlardaki kar kokusu, güneşin pırıl pırıl parladığı mavi gökyüzü kokusu da karışırdı…

Her bahar sevinç ve sevgi kokuları çiçek kokularına karışarak buharlaşan Munzur’un eşsiz güzellikteki sevda kokusuydu bu… Her sabah uyandığımda dışarı çıkar doyasıya Munzur’un kokusunu içime çeker, delicesine sevinirdim… Geceleri parıldayan yıldızların sevgileriyle doldururdum yüreğimi, yoldaş olurdum çoban yıldızının yalnızlığına…

Çocukluğumda Munzur kokusuna bayılırdım. Hele yayla zamanı gelipte köylüler göçe başladığında. Her bahar çevreyi rengarenk çiçek ve çeşit çeşit bitki kokusu sarardı…

Munzur’un o tertemiz kokusunu ve güzelliğini Munzur dağından başka dünyanın hiç bir yerinde bulamadım… Dünyanın bir başka yerinde asla olacağını sanmadığım ve rüzgarların dünyanın hiç bir yerinde getiremiyeceği kokuları, hiç bir ışığın aydınlatamayacağı renkleri, gül Yağmurlarıyla en süzülmüş sevgilerden süzüp gün akıtırdı içime. Yıldız yıldız, nakış nakış, buram buram, serin serin… Dostluğu ve umudu çoğaltmak, etrafa dağıtmak ve ufukların taa ötesini göstermek istercesine…

Bazı dostlarım ısrarla Munzur’la ilgili sorular sorarlar bana, üç beş cümleyle nasıl anlatılabilir ki Munzur. Bu duyguyu anlayabilmek için orada doğmak, yaşamak, büyümek, anlamak lazım, derim.

Sevgiler vardır hani hiç bitmeyen, eksilmeyen, tükenmeyen, yaşadıkça büyüyen. Bir narin çiçek gibi her gün yeniden yeşeren insanın iç derinliklerinde. Hani ulaşılamayan sevgiler olur ya, hiç sulanmadan, güneş görmeden büyüyen çiçeklere benzeyen sevgiler. Benim sevgim de öyle bir sevgi. Varmaz dilim çoğu zaman bu büyük aşkı anlatmaya. Sadece yüreğim vardır bu aşkı kutsayan, yalansız, içten haykıran.
Munzur’da sağlık fışkırır, dostluk ve umut fışkırır. Oralarda yaşayanlar yoksul da olsalar, ilaçsız, ağrısız, sızısız yaşarlar. Ortalama yaş oranı 80 dir. Araştırın yüz yaşını aşmış bir çok insana rastlarsınız…

Oralarda ne hava kirliliği, ne trafik yoğunluğu var. Kentlere göre köylerin, yaylaların durumu karşılaştırma kabul etmeyecek derecede temiz ve sağlıklıdır. İnsanlar, hayvanlar iç içe doğayla başbaşadır. Sessiz, sakin ve telaşsız yaşarlar…

Munzur ki, benim düş bahçemdi, sevgi dağımdı. Upuzun, derin vadilerin içinde Ninemle yürümeyi, onun güzel masallarını dinlemeye bayıldığım yerdi.
Ne güzeldi çocukluğumun ve ilk gençlik çağımın ardına düşüp gezinmek dağ, bayır Munzur’u. Munzur ki, yüreğimin büyülü masaldağıydı.Çocukluğumu, ilkgençliğimi koynuna bıraktığım sevdam, menekşe gözlümdü….

Ondört, onbeş yaşlarında evlenen gençlere imrenirdim, onlara hayranlıkla bakar, bir gün belki benim de eşim ve güzel güzel çocuklarımın olacağını düşlerdim…Munzur’un o eşsiz kokusu da düşlerime eşlik ederdi…
Ah kadasına, belasına baş koyduğum Munzur, bil ki senin özlemindir yaşamımı anlamlı kılan… Bilki bir gün hüzünlerimi burda bırakıp ölümüne de olsa geleceğim sana, öpeceğim toprağını… Unutma beni…

Buralar Munzur kokmuyor.. Ben Munzur’un taze, temiz, serin kokusunu özlüyorum ve belki de asla bir daha o eski kokuyu bulamayacağım, çünkü o koku ayrıca çocukluk düşlerimin de kokusuydu. Unutma Munzur’un çocuğuyum ben, Munzur da doğdum, Munzur’un sütünü emdim.

Çocukluk ve ilk gençlik düşlerimde kaldı o kokular belki. Belki de ne kadar koklarsam koklayayım, asla o günlerdeki başımın döndüğü kadar dönmeyecek başım… Ama olsun yine de bütün sevinç ve sevgimle gideceğim, seveceğim Munzur’u…

Düşünüyorum da şimdiki çocuklar, gençler bilgisayar, internet gibi, binbir çeşit elektronik oyuncaklar ve televizyonla büyüyor kent yerlerinde, doğayla bağı kopuk bir biçimde. onlar doğayı, bağı, bahçeyi, dağı, ekini, bostanı, toprağın kokusunu, doğal yaşamı nerden bilsinler.

İstanbul’da Amsterdam’da, Bon’da Londra’da Paris’te toprak kokusu yok ki… İs kokusu, kömür, eksoz kokusu, çöp kokuları var. Dağ kokusu yok…
Aslında kentler çocuk büyütülecek yerler değil diye düşündüğüm çok olmuştur, dağ kokusu yok oralarda, doğal insan kokusu yok. Her şey yapay, herkes, herşey paraya endeksli, herkeste bir hırs, bencillik ön planda ama neylersinki kısılmış kalmışız kapana bir kez.

Oysa benim sevdiğim koku, insanın insanı sömürmediği, insanın insanı ve duygularını parayla satmadığı, satın alamadığı, kırık yüreklerin acısını, yüreğinde taşıyan, asla yalanı, dolanı bilmeyen o saf köylü çocukluğumun sevdiği kokuydu bu koku…
Elma ağacının çiçek kokusuydu, yemyeşil kırların, uçsuz bucaksız yamaçların kokusu, kar kokusuydu, ninemin bitmez tükenmez sevgi kokusuydu.

Şu diyar-ı gurbette insanın geldiği yerleri araması, vatanına, sevdiklerine hasret kalması ne kadar da hüzün veriyor insana, ne kadar da acı veriyor.
Bütün bu güzelliklerin kıymetini ise yıllar sonra ayrı düştüğümüzde fark ettik ey sevgili Munzur.
Zaman rüzgâr oldu, yaprak gibi dört bir yana savurdu hepimizi.

Nice güzellikleri paylaştık seninle ey Munzur. Nice değerin ve derinliğin farkına seninle vardık. Ömrümüzün en güzel, en taze, en saf yıllarında; insan olmanın güzelliklerini senin pınarından yudumladık. Bilmeyenlere, tanımayanlara, seni anlatmak o kadar zorki, bütün tanımlar yetersiz kalıyor. Hiç bir tanıma, aşka, sevgiye güzelliğini sığdıramadım, bağışla…

Şimdi o kadar yorgun ki, bedenimiz. Ve o kadar ağır geliyor ki yüreğimiz yüreğimize buralarda. Ya yüreğimiz kaldıramayacak özlemimizin yükünü gün gelecek, ya dayanamayıp bırakacağız ellerimizden bir gün yüreğimizi. Ama seni asla ve asla unutmayacağız. Sende unutma bizi ey kokusunu özlediğim Munzur…

Nuri Can

Herkesin Bir Dağı Var

•23/10/2009 • Yorum yapın

En son 1980’nin yaz ayında gitmiştim doğup büyüdüğüm yerlere. Aradan uzun bir zaman dilimi geçmişti, bir yabancıydım artık, ne ben onları, ne de onlar beni tanıyordu, bir kaç yaşlının dışında.

Caferli’ye gittiğimde Munzur yaylalarına çıkmaya karar verdim, hemde yalnız ve yürüyerek. Koyları, vadileri, mağaraları geze geze. Bu bir macera değildi benim için, kendimi arayış ve algılayış biçimiydi belki. Çocukluğumu, ilk gençliğimi aramanın, bulmanın, yaşmanın biçimiydi.

Bu dağlar benim dağlarımdı, çocukluğumun geçtiği, oralarda unutup kaldığım kendimi arayacaktım… Ben o dağlarda doğmuş, o dağlarda büyümüş ve o dağlarda kar suyuyla yıkanmış, rüzgarla oynamıştım. O dağlarda mutluluğu, sevinci tatmıştım.

Yönümü Munzura çevirdiğimde içimde aydınlık bir ışığın parladığını hissettim, dağlara doğru yürürken hoş bir dinginlik içindeydim, içim kıpır kıpırdı. Kuşlar gibi hafif hissediyordum kendimi.
Gövdemi takıp yüreğimin peşine, yürüdüm dağlara doğru. Her adımım yavaş yavaş beni oraya çıkarıyordu. Anladım ki, nerede yaşarsa yaşasın insan eninde-sonunda kökünü arar, kökünün peşine düşermiş…

Vurdum kendimi yollara, koştukça coştum, costukça koştum. Ele avuca sığmayan küçük yaramaz bir çocuk gibi… Taa ki, acıkıp bir pınar başında oturuncaya dek.

Yüksek vadinin içinden Munzura doğru yol alırken, gürleşen yabani bitkiler, yabani meyveler, otlar çiçekler; cıvıl cıvıl kuş sesleri, pırıl pırıl akan sular şiirsel ve masalımsı bir tablo oluşturuyordu. Her şey öylesine temiz, güzel ve doğaldı ki, cennet dedikleri yer burası olmalıydı. Sanki bir masal ülkesine yürüyordum. Giderek artan kuş sesleri ve bir kararda akıp giden su sesleri, buz gibi pınarlar yıllarca özlemini çektiğim ve unuttuğum duyguları yeniden yaşatıyordu…

Munzur, şefkatli ve nazlı bir gelinin narin elleri gibi, uzatmıştı ellerini, yıllarca özlemiyle yanan yüreğimin üstüne… Mor, beyaz, sarı ve mavi çiçeklerin heyecanını ve sevincini henüz üzerimden atmadan, tanımsız bir mavideki irili- ufaklı göllerin ve pırıl pırıl pınarların akışının, vucudumda yarattığı esintiyi duyumsadım… Karların yanındaki kardelenler ve beyaz papatyalar yüreğimin Munzurla bütünleşmesinin sevinci oldu… Ve İnsanın yüreğine işleyen doğanın şarkısıydı bu, Munzur’un bitmeyen türküsü, güzel insanların ülkesi… Dünya durdukca söylenecek…

10 gün yaylayarda dolaştıktan sonra geri dönmeye karar verdim. Bir başka vadiden Çet bendine doğru haraket ettim. Önce, çocukluğumda bildiğim “Ağla Çiceği”ni görmek ve fotoğrafını çekmek istiyordum… “Çet bendi” adını verdikleri derin bir vadinin içinde, sulardan atlaya atlaya epeyce yürüdükten sonra, akşama doğru Çet bendine vardım. Oraya vardığımda Hatun Teyze’nin Ağla çiçeğinin köküne su taşıdığını gördüm. Başını mavi gökyüzüne diken, gelin duvağını andıran başıyla, başı karlı küçük bir dağ gibiydi Ağla Çiçeği. “Ağla Çiçeği”nden ziyade, gökyüzüne çevirdiği başıyla İsyan çiçeğini andırıyordu…Tenine dokundum ürperdi, titredi kirpikleri. Hatun Teyze “dokunma”dedi “dokunursan ağlar”. Baktım gerçekten yapraklarından aşağı tenine doğru iri iri damlalar süzülüyor…

Hatun Teyze’ye, bu çiçeğin efsanesiyle ilgili bilgisinin olup olmadını sordum, “Ağla Çiceği’dir, dedi. “Bir efsanesi var ama tam olarak bilmediğini söyledi”… Oturup mağaranın önüne, Ninemden dinlediğim şekliyle kendisine Ağla Çiçeğinin efsanesini anlattığımda çok duygulandı ve mutlu oldu.. 60 yaş sınırında olan Hatun Teyze dağ gibi görkemli duruyordu, yanakları kıpkırmızı ve gözleri ışıl ışıldı… O da bana, şimdiye kadar duymadığım, hiç bir yerde okumadığım bu yöreyle ilgili bir dağ masalı anlatmaya başladı…

Anlattıkça derin bir duygusallık çöküyordu yüreğime, ağlamaklı oldum. Zavallı kadın bilmeden yaramı deşiyordu. İlk gençliğimi, çocukluğumu, ninemi, ilk göz ağrımı, ilk heyecanımı anımsatmıştı bana… Bir ara “Sustun artık hiç konuşmuyorsun” dedi. “Oysa bizim burda susmak coşkun sular gibi akmaktır” derler. “Sen sussanda ben duyarım, anlarım seni” deyip bilgece laflar etti…

Bense, başında dumanlar, yüreğinde sevdalar depreşen, başı dumanlı karlı dağlar kadar suskunlaşmıştım. Bir serin su aktı içimden, akıp gitti firat suyuna doğru… Bir an zaman durdu gözlerimde, kuşlar yoruldu, indi gözlerimden ne varsa, döküldü anı oldu kelimeler…
Eğildim üstüne ‘Ağla Çiçeği’nin, bir damla gözyaşı oldu süzüldü gözlerimden yüreğim. Düştü yaprağının üstüne ‘Ağla çiçeği’nin…Kanadı içim, akıp gitti nehirlere doğru…

Ben yüreğimdeki özlemle, yüreğimdeki yangın ve gözlerimde süzülen acıyla boğuşurken, Hatun Teyze “İnsanın mutluluğu kendi elinde oğul, insan isterse yüreğini huzurla, umutla doldurabilir”dedi. Bilge kadın tavrıyla…

“Hayat topraktır” diyordu “ekilen her türlü iyi, kötü tohumu kabul eder, bağrında saklar, iyi beslersen hazinedir.”

”Hayat ırmaktır” diyordu “mecrasında akarsa istediğin kalıba girer, doğru yada eğri.”

“Hayat çiçektir.” Diyordu. “Bakım ister, özen ister, sabır ister, açmak için. Gönül ister sulanmak için, dürüstlük ister huzurlu ve mutlu olmak için”

“Hayat pınardır” diyordu. Özlemlerimizi saklar, acılarımızı unutturur, gönül ferahlatır. Ümitlerimizi tazeler…“

“Hayat dostluktur” diyordu. Dostluk gökyüzüdür, yaşamak gibi, aşk gibi, kavuşmak gibi; sevginin ve hasretin en güzelidir…” Hatun teyze büsbütün şaşırtmıştı beni o bilgece haliyle.

Bana “sen Avrupalı olmuşsun artık, Munzur suyunun akışındaki huzuru, dağ yelinin esişindeki umudu nerden bileceksin”diye sitem etti…

Çoluk- çocuğumuz senin gibi terkedip gitti bizi, dağlarımızı, ovalarımızı, toprağımızı terkedip gittiler uzak ellere, şimdi bizde toprağımız gibi, dağlarımız gibi sahipsiz, yetim, umarsız kalmışız buralarda” diyordu.

Anladım ki, bu soylu bilge kadın gözlerini kapamış, yüreğini açmıştı benimle konuşurken. Ağzından bahar suları gibi berrak akıyordu sözcükler. Cümleleri peşpeşe sıralayışı, düzgün, akıcı uslubu ve bilge hali şaşırtmıştı beni…

Ağzından çıkan her sözcük, ak bir güvercin olup doyumsuz güzelliklerle insanın yüreğine konuyordu, dinlerken… Şehir yaşamındaki, daha çok yalan, daha çok kazanma, dalaverelerden, küçük çıkar oyunlarından uzak, işte bu dağ köylerinde böylesine temiz, onurlu, sevgi-saygı, dolu kalabilmişti bu soylu kadın. Yüzü de yüreği de kötülüklerden arınmış, pırıl pırıldı…

Ses kayıt cihazımı kapatıp, Hatun Teyze’le vedalaştıktan sonra içimi sıcak ve anlaşılmaz bir duygunun kapladığını hissetim.

Bilirim her özlem bir yazdır yüreklerde, her yürek bir özlem; her dağ bir seher yelidir gönüllere, her çiçek bir sevgi, her sevgi bir ışıktır karanlıklara… Bir gün bağrıma basabilseydim özlediklerimi, susardım ve tek bir söz söylemezdim… Irmaklar konuşurdu benim yerime, rüzğarlar konuşurdu, bilge ve soylu kadınlar konuşurdu, ben konuşmazdım…

1980 Caferli Erzincan
Nuri Can

Çocukluğumu İstiyorum

•23/10/2009 • Yorum yapın

Ben dağlı bir çocuğum, rüzğar doğurdu beni; kayalara çarpa çarpa büyüdüm çıplak ayaklarla… Ben ki, yalnızca sevginin dilinden anlar, sevginin diliyle konuşurdum. Kırların, dağların, rüzğarların, pınarların diliyle…

Her bahar sevda gibi taşırdım içimde bir çiçeğin yeşermesini ve açmasını bir tomurcuğun. Apak ırmaklarla akardım süsen kokulu yaylalara…

Dağlı bir çocuğum ben, pınarlara, esip geçen rüzğarlara güler geçerdim, en çok beyaz yeleli atları severdim rüzgarda koşarken, Ninemi ve bir de menekşe gözlü bir kızı…

Dağların doruklarında her seher serin rüzgarların uğultuları çarpardı kulaklarıma. Her gece serinleşirdi sular, derinleşirdi duygular, uzaklarda bir kaval sesi yayılırdı koyaklara. Ninemi arardı gözlerim yaylalarda, özlemi dalga dalga yüreğime işlerdi. Mahsunlaşırdı yüreğim, mahsunlaşırdı gözlerim, rüzgar, su, yaprak, börtü-böcek ne varsa…

Sevgim büyüktü doğaya, insana, hayvana, bitkiye karşı. Ellerim küçücüktü; daha öğrenmemiştim kini, kötülüğü, kibiri. Yanımda kim ağlasa, onun yerine ben ağlamak isterdim. İçim sızlardı, neşemi verirdim yüzü gülsün diye…

Eşkin yaprağı, keklik yumurtaları, çarşıt göbekmantarı, süsen kokusu; papatyalar, dağ yamaçlarındaki rengarenk çiçekler, gürül gürül akan pınarlar ve yaylaların temiz havasını çekerken ciğerlerime her sabah… Bir dağ çiçeği kadar mutlu, kuş kadar hafif olurdum, ninemin peşinde koşarken…

Hele geceleri dışarda yatmalar, yıldız saymalar, saman yoluna bakmalar, masal dinlemeler bambaşka bir sihirli dünyaya alıp götürürdü bizi. … Gündüzleri çocukluk oyunları, meleyen kuzular, at binmeler, ceviz toplamalar, bacalarda aşık oynamalar, bir yanda düğünler ve davul zurna- sesleri doldururdu köyü, bir yanda hızar sesleri gelirdi…

Geldim geleli sevemedim bi-türlü bu şehir hayatını, soğuk soğuk yapılar, koşuşturmacalar, kimin ne için, kim için yaşadığı belli olmayan bir hengame içinde, hep yabancı olduğumun hissiyle yaşadım… Bir yalnızlığın sarmalında kaldım hep. Yalnız kaldım mahşeri kalabalıkların ve köhnemiş bir o kadarda bunaltıcı kentlerin içinde… Oysa şimdi bahar mevsimidir, doğup büyüdüğüm yerlerde sular çağıl çağıldır şimdi, bütün ovalar, dağlar, yamaçlar renk renk çiçeklerle süslenmiştir…

Düşündükçe takılıp kalıyor gözlerim uzaklarda bir yere, bir menekşe yapraklarını saçıyor usulca susuz kırlara; savrulup gidiyor saçları dalga dalga rüzgarlarla…

Şehirlerin kirli havası ve eksoz dumanları arasında, çocukluğumun dağ ve eşkın kokulu yaylalarını özledim hep, kuzular peşinde gezen çocukluğumu… Nasıl anlatılır bir özlem bilmemki, bir özlemki, yureğimde kor yangını, her gün biraz daha tutuşan ve yangını biraz daha büyüyen…

Resim yapmayı, şiir yazmayı, okumayı seven bir çocuktum, her şeyi okurdum elime ne geçerse. En çok masal okumayı ve masal dinlemeyi severdim… Masal okuyup hayal kurmayı… Munzurun karlı dağlarında bir masal gibi geçti çocukluğum… Masalları hala çok sevdiğimi söylersem, belki de güleceksiniz, olsun… Ben masallardaki gibi yaşamayı severim, masallardaki gibi sevdim sevdiklerimi … Oysa, büyüyünce anladım ki, masal yaşanmazmış, ya da masallardaki gibi yaşanmazmış… Belki de masalları bu yüzden çok sevdim, bu yüzden güzeldir masallar… Mutlu sonla biter….

Oysa ben hayatın gerçeklerini yaşayarak ve asıl gerçeğin cok acı olduğunu, çevremdekileri, insanları tanıyarak ögrendim… Çabuk büyüdüm galiba, onbeşimde evlendirildim, onaltısında baba oldum. Çocukluğumu yaşayamadan kararıp kaldı düşlerim. Hayallerim büyüktü ama hayatın gerçeğinde bir küçücük nokta bile olamadım…

Nuri Can

 
Follow

Get every new post delivered to your Inbox.