Damon Salvatore Poster

•23/10/2009 • Yorum yapın

null

null

Yüreğimi İncitiyor İhanetler

•23/10/2009 • Yorum yapın

Dudağımda güz türküleri birikiyor, şiirler dökülüyor kaldırımlara sonbahar seslerinden. Ürküyorum…
Oysa mevsim bahar mevsimi, gül mevsimi, umut mevsimi. Göç etmiş hüzünler, acılar, başka alemlere. Çiçekler selam gönderiyor yeni yetme sevdalara…

Ama ben sevinemiyorum, bütün ihanetler iz bırakıyor yüreğimde… Mutsuzum, kalabalıklar içinde yalnız ve avuntusuz, hiç bir neden derinliğimi doldurmuyor… Hep bir yerlere gitmeleri özlüyorum… Özledikçe ıssızda kendini arayan ve kanayan dervişler gibiyim…

Renkleri solmuş güz yapraklarıyla saklıyorum yüzümü, inadına kimsesiz sözcüklerle yürüyorum. İnadına kesmiyorum saçımı sakalımı… Yabancı bir ülkenin sokaklarında hayatı adımlarken, üzgün kuşlar üşüşüyor saçlarıma. Soğuk, ıssız ve eğreti bir gülüşle hayatı anlamdırmaya çalışıyorum, olmuyor…

Bütün acılar eskise de yerine yeni acılar yeşeriyor. Yağmur yağıyor sokaklara, yüreğime gözlerim yağıyor, ıslanıyor duygular… İnsanlardan ve küçük hesaplardan anlamıyorum. Anlamak da istemiyorum. Bazen öfkeleniyorum iki yüzlü, içtenliğini yitirmiş dostluklardan, çıkarcı ilişkilerden kaçıp kurtulmak istiyorum…
Rüzgar esiyor, üşüyor gözlerim… Herkes kendi acısını taşıyor yarınlara. Kimse dönüp bakmıyor yureğimdeki acıya…

Yıldızlı geceler kayboldu artık. Kirli düşünceler, onursuz davranışlar, insanın yüreğini incitiyor. Her ihanet kan oluyor ciğerime… İnsanların kirlenmiş nehirlere benzediği bir iklimde temiz ve onurlu kalmak ne kadar da zor. Nereye gittimse kahpe ilişkiler kesmiş yol başlarını, ne yana döndüysem ihanet…

Susmanın sınırını tüketiyorum artık. Haykırmak geliyor içimden var gücümle, tüm kahpeliklere. Tiksindiriyor beni ucuz çıkar ilişkileri… Durmadan bir öfke büyüyor içimde, bunalıyorum bazen, hiç bir tarafta esmiyor rüzgar, çağıltısı uzak düşüyor suların. Anlıyorum ki, ben bu çağın insanı değilim…

Günlerim hep tek düze geçiyor, alabildiğine boş ve anlamsız. Bir incinmişlik alıp gözlerimi benden taa uzaklara götürüyor.
İnsanı ve kahpeliklerini iyi tanıyorum artık, kirli, aşağılık şeyleri unutmuyorum. Bir ihanet gününde ikiyüzlülük hançeri nasıl saplanır yüreğe onu ögrendim, ögrendim bir ihanet ne kadar kırar insanı…Bir ihanet faslında bir bıçak ne kadar işler kalbe biliyorum artık…

Uykularıma acılar sızıyor, içim sızlıyor, küle dönüyor, karabasan oluyor rüyalarım. Düşündükçe yabancılaşıyor duygularım. Öfkeleniyorum…

Unutmak istiyorum gördüğüm bütün ihanetleri, acıları unutmak istiyorum… Unutmak istiyorum bana edilen bütün kötülükleri, haksızlıkları. Ama kırgınlıklar kolay iyileşmiyen yaralardır, her anışta kanar içimiz, hele de yakınımızda duranlarsa ihanet eden…

Ama yinede insan umudunu terketmeden, dişiyle, tırnağıyla mücadele edip, tüm acılara ve ihanetlere rağmen, inadına, inadına yaşamalı diyorum…

Darda Kaldım

Derler ki insan bir kez ölür
ben bin kez öldüm yaşarken
elimde kalbimin kırıkları

ekmeğim yok diyen herkese
ekmeğimi verdim
sevgisiz kaldım diyen herkese
sevgimi
kimsesiz, ekmeksiz, sevgisiz kaldım…

insan oğlu nankör
insan oğlu hain
vefa yalandır balam
dostluk yalan
yaşamak yalan
boşa gitti emeğim, alınterim, ekmeğim.

derler ki insan bir kez ölür
ben bin kez öldüm yaşarken

bir umut gönder ay balam
bir düş
bir ses
bir ışık
bir nefes
darda kaldım…

Nuri Can

Munzur Kokusu Bir Sevdadır

•23/10/2009 • Yorum yapın

Munzur bir yaşamdır, bir töre, bir yoldaş, bir çağrı. Bir umut, bir isyan, bir dost, bir inanç, bir bilge… Munzur kokusu bir sevdadır yüreklerde hiç bitmeyen …

Munzur dağ kokardı, toprak kokardı ama kokusuna rengarenk çiçek, çeşit çeşit bitki kokusu, yamaçlardaki kar kokusu, güneşin pırıl pırıl parladığı mavi gökyüzü kokusu da karışırdı…

Her bahar sevinç ve sevgi kokuları çiçek kokularına karışarak buharlaşan Munzur’un eşsiz güzellikteki sevda kokusuydu bu… Her sabah uyandığımda dışarı çıkar doyasıya Munzur’un kokusunu içime çeker, delicesine sevinirdim… Geceleri parıldayan yıldızların sevgileriyle doldururdum yüreğimi, yoldaş olurdum çoban yıldızının yalnızlığına…

Çocukluğumda Munzur kokusuna bayılırdım. Hele yayla zamanı gelipte köylüler göçe başladığında. Her bahar çevreyi rengarenk çiçek ve çeşit çeşit bitki kokusu sarardı…

Munzur’un o tertemiz kokusunu ve güzelliğini Munzur dağından başka dünyanın hiç bir yerinde bulamadım… Dünyanın bir başka yerinde asla olacağını sanmadığım ve rüzgarların dünyanın hiç bir yerinde getiremiyeceği kokuları, hiç bir ışığın aydınlatamayacağı renkleri, gül Yağmurlarıyla en süzülmüş sevgilerden süzüp gün akıtırdı içime. Yıldız yıldız, nakış nakış, buram buram, serin serin… Dostluğu ve umudu çoğaltmak, etrafa dağıtmak ve ufukların taa ötesini göstermek istercesine…

Bazı dostlarım ısrarla Munzur’la ilgili sorular sorarlar bana, üç beş cümleyle nasıl anlatılabilir ki Munzur. Bu duyguyu anlayabilmek için orada doğmak, yaşamak, büyümek, anlamak lazım, derim.

Sevgiler vardır hani hiç bitmeyen, eksilmeyen, tükenmeyen, yaşadıkça büyüyen. Bir narin çiçek gibi her gün yeniden yeşeren insanın iç derinliklerinde. Hani ulaşılamayan sevgiler olur ya, hiç sulanmadan, güneş görmeden büyüyen çiçeklere benzeyen sevgiler. Benim sevgim de öyle bir sevgi. Varmaz dilim çoğu zaman bu büyük aşkı anlatmaya. Sadece yüreğim vardır bu aşkı kutsayan, yalansız, içten haykıran.
Munzur’da sağlık fışkırır, dostluk ve umut fışkırır. Oralarda yaşayanlar yoksul da olsalar, ilaçsız, ağrısız, sızısız yaşarlar. Ortalama yaş oranı 80 dir. Araştırın yüz yaşını aşmış bir çok insana rastlarsınız…

Oralarda ne hava kirliliği, ne trafik yoğunluğu var. Kentlere göre köylerin, yaylaların durumu karşılaştırma kabul etmeyecek derecede temiz ve sağlıklıdır. İnsanlar, hayvanlar iç içe doğayla başbaşadır. Sessiz, sakin ve telaşsız yaşarlar…

Munzur ki, benim düş bahçemdi, sevgi dağımdı. Upuzun, derin vadilerin içinde Ninemle yürümeyi, onun güzel masallarını dinlemeye bayıldığım yerdi.
Ne güzeldi çocukluğumun ve ilk gençlik çağımın ardına düşüp gezinmek dağ, bayır Munzur’u. Munzur ki, yüreğimin büyülü masaldağıydı.Çocukluğumu, ilkgençliğimi koynuna bıraktığım sevdam, menekşe gözlümdü….

Ondört, onbeş yaşlarında evlenen gençlere imrenirdim, onlara hayranlıkla bakar, bir gün belki benim de eşim ve güzel güzel çocuklarımın olacağını düşlerdim…Munzur’un o eşsiz kokusu da düşlerime eşlik ederdi…
Ah kadasına, belasına baş koyduğum Munzur, bil ki senin özlemindir yaşamımı anlamlı kılan… Bilki bir gün hüzünlerimi burda bırakıp ölümüne de olsa geleceğim sana, öpeceğim toprağını… Unutma beni…

Buralar Munzur kokmuyor.. Ben Munzur’un taze, temiz, serin kokusunu özlüyorum ve belki de asla bir daha o eski kokuyu bulamayacağım, çünkü o koku ayrıca çocukluk düşlerimin de kokusuydu. Unutma Munzur’un çocuğuyum ben, Munzur da doğdum, Munzur’un sütünü emdim.

Çocukluk ve ilk gençlik düşlerimde kaldı o kokular belki. Belki de ne kadar koklarsam koklayayım, asla o günlerdeki başımın döndüğü kadar dönmeyecek başım… Ama olsun yine de bütün sevinç ve sevgimle gideceğim, seveceğim Munzur’u…

Düşünüyorum da şimdiki çocuklar, gençler bilgisayar, internet gibi, binbir çeşit elektronik oyuncaklar ve televizyonla büyüyor kent yerlerinde, doğayla bağı kopuk bir biçimde. onlar doğayı, bağı, bahçeyi, dağı, ekini, bostanı, toprağın kokusunu, doğal yaşamı nerden bilsinler.

İstanbul’da Amsterdam’da, Bon’da Londra’da Paris’te toprak kokusu yok ki… İs kokusu, kömür, eksoz kokusu, çöp kokuları var. Dağ kokusu yok…
Aslında kentler çocuk büyütülecek yerler değil diye düşündüğüm çok olmuştur, dağ kokusu yok oralarda, doğal insan kokusu yok. Her şey yapay, herkes, herşey paraya endeksli, herkeste bir hırs, bencillik ön planda ama neylersinki kısılmış kalmışız kapana bir kez.

Oysa benim sevdiğim koku, insanın insanı sömürmediği, insanın insanı ve duygularını parayla satmadığı, satın alamadığı, kırık yüreklerin acısını, yüreğinde taşıyan, asla yalanı, dolanı bilmeyen o saf köylü çocukluğumun sevdiği kokuydu bu koku…
Elma ağacının çiçek kokusuydu, yemyeşil kırların, uçsuz bucaksız yamaçların kokusu, kar kokusuydu, ninemin bitmez tükenmez sevgi kokusuydu.

Şu diyar-ı gurbette insanın geldiği yerleri araması, vatanına, sevdiklerine hasret kalması ne kadar da hüzün veriyor insana, ne kadar da acı veriyor.
Bütün bu güzelliklerin kıymetini ise yıllar sonra ayrı düştüğümüzde fark ettik ey sevgili Munzur.
Zaman rüzgâr oldu, yaprak gibi dört bir yana savurdu hepimizi.

Nice güzellikleri paylaştık seninle ey Munzur. Nice değerin ve derinliğin farkına seninle vardık. Ömrümüzün en güzel, en taze, en saf yıllarında; insan olmanın güzelliklerini senin pınarından yudumladık. Bilmeyenlere, tanımayanlara, seni anlatmak o kadar zorki, bütün tanımlar yetersiz kalıyor. Hiç bir tanıma, aşka, sevgiye güzelliğini sığdıramadım, bağışla…

Şimdi o kadar yorgun ki, bedenimiz. Ve o kadar ağır geliyor ki yüreğimiz yüreğimize buralarda. Ya yüreğimiz kaldıramayacak özlemimizin yükünü gün gelecek, ya dayanamayıp bırakacağız ellerimizden bir gün yüreğimizi. Ama seni asla ve asla unutmayacağız. Sende unutma bizi ey kokusunu özlediğim Munzur…

Nuri Can

Herkesin Bir Dağı Var

•23/10/2009 • Yorum yapın

En son 1980’nin yaz ayında gitmiştim doğup büyüdüğüm yerlere. Aradan uzun bir zaman dilimi geçmişti, bir yabancıydım artık, ne ben onları, ne de onlar beni tanıyordu, bir kaç yaşlının dışında.

Caferli’ye gittiğimde Munzur yaylalarına çıkmaya karar verdim, hemde yalnız ve yürüyerek. Koyları, vadileri, mağaraları geze geze. Bu bir macera değildi benim için, kendimi arayış ve algılayış biçimiydi belki. Çocukluğumu, ilk gençliğimi aramanın, bulmanın, yaşmanın biçimiydi.

Bu dağlar benim dağlarımdı, çocukluğumun geçtiği, oralarda unutup kaldığım kendimi arayacaktım… Ben o dağlarda doğmuş, o dağlarda büyümüş ve o dağlarda kar suyuyla yıkanmış, rüzgarla oynamıştım. O dağlarda mutluluğu, sevinci tatmıştım.

Yönümü Munzura çevirdiğimde içimde aydınlık bir ışığın parladığını hissettim, dağlara doğru yürürken hoş bir dinginlik içindeydim, içim kıpır kıpırdı. Kuşlar gibi hafif hissediyordum kendimi.
Gövdemi takıp yüreğimin peşine, yürüdüm dağlara doğru. Her adımım yavaş yavaş beni oraya çıkarıyordu. Anladım ki, nerede yaşarsa yaşasın insan eninde-sonunda kökünü arar, kökünün peşine düşermiş…

Vurdum kendimi yollara, koştukça coştum, costukça koştum. Ele avuca sığmayan küçük yaramaz bir çocuk gibi… Taa ki, acıkıp bir pınar başında oturuncaya dek.

Yüksek vadinin içinden Munzura doğru yol alırken, gürleşen yabani bitkiler, yabani meyveler, otlar çiçekler; cıvıl cıvıl kuş sesleri, pırıl pırıl akan sular şiirsel ve masalımsı bir tablo oluşturuyordu. Her şey öylesine temiz, güzel ve doğaldı ki, cennet dedikleri yer burası olmalıydı. Sanki bir masal ülkesine yürüyordum. Giderek artan kuş sesleri ve bir kararda akıp giden su sesleri, buz gibi pınarlar yıllarca özlemini çektiğim ve unuttuğum duyguları yeniden yaşatıyordu…

Munzur, şefkatli ve nazlı bir gelinin narin elleri gibi, uzatmıştı ellerini, yıllarca özlemiyle yanan yüreğimin üstüne… Mor, beyaz, sarı ve mavi çiçeklerin heyecanını ve sevincini henüz üzerimden atmadan, tanımsız bir mavideki irili- ufaklı göllerin ve pırıl pırıl pınarların akışının, vucudumda yarattığı esintiyi duyumsadım… Karların yanındaki kardelenler ve beyaz papatyalar yüreğimin Munzurla bütünleşmesinin sevinci oldu… Ve İnsanın yüreğine işleyen doğanın şarkısıydı bu, Munzur’un bitmeyen türküsü, güzel insanların ülkesi… Dünya durdukca söylenecek…

10 gün yaylayarda dolaştıktan sonra geri dönmeye karar verdim. Bir başka vadiden Çet bendine doğru haraket ettim. Önce, çocukluğumda bildiğim “Ağla Çiceği”ni görmek ve fotoğrafını çekmek istiyordum… “Çet bendi” adını verdikleri derin bir vadinin içinde, sulardan atlaya atlaya epeyce yürüdükten sonra, akşama doğru Çet bendine vardım. Oraya vardığımda Hatun Teyze’nin Ağla çiçeğinin köküne su taşıdığını gördüm. Başını mavi gökyüzüne diken, gelin duvağını andıran başıyla, başı karlı küçük bir dağ gibiydi Ağla Çiçeği. “Ağla Çiçeği”nden ziyade, gökyüzüne çevirdiği başıyla İsyan çiçeğini andırıyordu…Tenine dokundum ürperdi, titredi kirpikleri. Hatun Teyze “dokunma”dedi “dokunursan ağlar”. Baktım gerçekten yapraklarından aşağı tenine doğru iri iri damlalar süzülüyor…

Hatun Teyze’ye, bu çiçeğin efsanesiyle ilgili bilgisinin olup olmadını sordum, “Ağla Çiceği’dir, dedi. “Bir efsanesi var ama tam olarak bilmediğini söyledi”… Oturup mağaranın önüne, Ninemden dinlediğim şekliyle kendisine Ağla Çiçeğinin efsanesini anlattığımda çok duygulandı ve mutlu oldu.. 60 yaş sınırında olan Hatun Teyze dağ gibi görkemli duruyordu, yanakları kıpkırmızı ve gözleri ışıl ışıldı… O da bana, şimdiye kadar duymadığım, hiç bir yerde okumadığım bu yöreyle ilgili bir dağ masalı anlatmaya başladı…

Anlattıkça derin bir duygusallık çöküyordu yüreğime, ağlamaklı oldum. Zavallı kadın bilmeden yaramı deşiyordu. İlk gençliğimi, çocukluğumu, ninemi, ilk göz ağrımı, ilk heyecanımı anımsatmıştı bana… Bir ara “Sustun artık hiç konuşmuyorsun” dedi. “Oysa bizim burda susmak coşkun sular gibi akmaktır” derler. “Sen sussanda ben duyarım, anlarım seni” deyip bilgece laflar etti…

Bense, başında dumanlar, yüreğinde sevdalar depreşen, başı dumanlı karlı dağlar kadar suskunlaşmıştım. Bir serin su aktı içimden, akıp gitti firat suyuna doğru… Bir an zaman durdu gözlerimde, kuşlar yoruldu, indi gözlerimden ne varsa, döküldü anı oldu kelimeler…
Eğildim üstüne ‘Ağla Çiçeği’nin, bir damla gözyaşı oldu süzüldü gözlerimden yüreğim. Düştü yaprağının üstüne ‘Ağla çiçeği’nin…Kanadı içim, akıp gitti nehirlere doğru…

Ben yüreğimdeki özlemle, yüreğimdeki yangın ve gözlerimde süzülen acıyla boğuşurken, Hatun Teyze “İnsanın mutluluğu kendi elinde oğul, insan isterse yüreğini huzurla, umutla doldurabilir”dedi. Bilge kadın tavrıyla…

“Hayat topraktır” diyordu “ekilen her türlü iyi, kötü tohumu kabul eder, bağrında saklar, iyi beslersen hazinedir.”

”Hayat ırmaktır” diyordu “mecrasında akarsa istediğin kalıba girer, doğru yada eğri.”

“Hayat çiçektir.” Diyordu. “Bakım ister, özen ister, sabır ister, açmak için. Gönül ister sulanmak için, dürüstlük ister huzurlu ve mutlu olmak için”

“Hayat pınardır” diyordu. Özlemlerimizi saklar, acılarımızı unutturur, gönül ferahlatır. Ümitlerimizi tazeler…“

“Hayat dostluktur” diyordu. Dostluk gökyüzüdür, yaşamak gibi, aşk gibi, kavuşmak gibi; sevginin ve hasretin en güzelidir…” Hatun teyze büsbütün şaşırtmıştı beni o bilgece haliyle.

Bana “sen Avrupalı olmuşsun artık, Munzur suyunun akışındaki huzuru, dağ yelinin esişindeki umudu nerden bileceksin”diye sitem etti…

Çoluk- çocuğumuz senin gibi terkedip gitti bizi, dağlarımızı, ovalarımızı, toprağımızı terkedip gittiler uzak ellere, şimdi bizde toprağımız gibi, dağlarımız gibi sahipsiz, yetim, umarsız kalmışız buralarda” diyordu.

Anladım ki, bu soylu bilge kadın gözlerini kapamış, yüreğini açmıştı benimle konuşurken. Ağzından bahar suları gibi berrak akıyordu sözcükler. Cümleleri peşpeşe sıralayışı, düzgün, akıcı uslubu ve bilge hali şaşırtmıştı beni…

Ağzından çıkan her sözcük, ak bir güvercin olup doyumsuz güzelliklerle insanın yüreğine konuyordu, dinlerken… Şehir yaşamındaki, daha çok yalan, daha çok kazanma, dalaverelerden, küçük çıkar oyunlarından uzak, işte bu dağ köylerinde böylesine temiz, onurlu, sevgi-saygı, dolu kalabilmişti bu soylu kadın. Yüzü de yüreği de kötülüklerden arınmış, pırıl pırıldı…

Ses kayıt cihazımı kapatıp, Hatun Teyze’le vedalaştıktan sonra içimi sıcak ve anlaşılmaz bir duygunun kapladığını hissetim.

Bilirim her özlem bir yazdır yüreklerde, her yürek bir özlem; her dağ bir seher yelidir gönüllere, her çiçek bir sevgi, her sevgi bir ışıktır karanlıklara… Bir gün bağrıma basabilseydim özlediklerimi, susardım ve tek bir söz söylemezdim… Irmaklar konuşurdu benim yerime, rüzğarlar konuşurdu, bilge ve soylu kadınlar konuşurdu, ben konuşmazdım…

1980 Caferli Erzincan
Nuri Can

Çocukluğumu İstiyorum

•23/10/2009 • Yorum yapın

Ben dağlı bir çocuğum, rüzğar doğurdu beni; kayalara çarpa çarpa büyüdüm çıplak ayaklarla… Ben ki, yalnızca sevginin dilinden anlar, sevginin diliyle konuşurdum. Kırların, dağların, rüzğarların, pınarların diliyle…

Her bahar sevda gibi taşırdım içimde bir çiçeğin yeşermesini ve açmasını bir tomurcuğun. Apak ırmaklarla akardım süsen kokulu yaylalara…

Dağlı bir çocuğum ben, pınarlara, esip geçen rüzğarlara güler geçerdim, en çok beyaz yeleli atları severdim rüzgarda koşarken, Ninemi ve bir de menekşe gözlü bir kızı…

Dağların doruklarında her seher serin rüzgarların uğultuları çarpardı kulaklarıma. Her gece serinleşirdi sular, derinleşirdi duygular, uzaklarda bir kaval sesi yayılırdı koyaklara. Ninemi arardı gözlerim yaylalarda, özlemi dalga dalga yüreğime işlerdi. Mahsunlaşırdı yüreğim, mahsunlaşırdı gözlerim, rüzgar, su, yaprak, börtü-böcek ne varsa…

Sevgim büyüktü doğaya, insana, hayvana, bitkiye karşı. Ellerim küçücüktü; daha öğrenmemiştim kini, kötülüğü, kibiri. Yanımda kim ağlasa, onun yerine ben ağlamak isterdim. İçim sızlardı, neşemi verirdim yüzü gülsün diye…

Eşkin yaprağı, keklik yumurtaları, çarşıt göbekmantarı, süsen kokusu; papatyalar, dağ yamaçlarındaki rengarenk çiçekler, gürül gürül akan pınarlar ve yaylaların temiz havasını çekerken ciğerlerime her sabah… Bir dağ çiçeği kadar mutlu, kuş kadar hafif olurdum, ninemin peşinde koşarken…

Hele geceleri dışarda yatmalar, yıldız saymalar, saman yoluna bakmalar, masal dinlemeler bambaşka bir sihirli dünyaya alıp götürürdü bizi. … Gündüzleri çocukluk oyunları, meleyen kuzular, at binmeler, ceviz toplamalar, bacalarda aşık oynamalar, bir yanda düğünler ve davul zurna- sesleri doldururdu köyü, bir yanda hızar sesleri gelirdi…

Geldim geleli sevemedim bi-türlü bu şehir hayatını, soğuk soğuk yapılar, koşuşturmacalar, kimin ne için, kim için yaşadığı belli olmayan bir hengame içinde, hep yabancı olduğumun hissiyle yaşadım… Bir yalnızlığın sarmalında kaldım hep. Yalnız kaldım mahşeri kalabalıkların ve köhnemiş bir o kadarda bunaltıcı kentlerin içinde… Oysa şimdi bahar mevsimidir, doğup büyüdüğüm yerlerde sular çağıl çağıldır şimdi, bütün ovalar, dağlar, yamaçlar renk renk çiçeklerle süslenmiştir…

Düşündükçe takılıp kalıyor gözlerim uzaklarda bir yere, bir menekşe yapraklarını saçıyor usulca susuz kırlara; savrulup gidiyor saçları dalga dalga rüzgarlarla…

Şehirlerin kirli havası ve eksoz dumanları arasında, çocukluğumun dağ ve eşkın kokulu yaylalarını özledim hep, kuzular peşinde gezen çocukluğumu… Nasıl anlatılır bir özlem bilmemki, bir özlemki, yureğimde kor yangını, her gün biraz daha tutuşan ve yangını biraz daha büyüyen…

Resim yapmayı, şiir yazmayı, okumayı seven bir çocuktum, her şeyi okurdum elime ne geçerse. En çok masal okumayı ve masal dinlemeyi severdim… Masal okuyup hayal kurmayı… Munzurun karlı dağlarında bir masal gibi geçti çocukluğum… Masalları hala çok sevdiğimi söylersem, belki de güleceksiniz, olsun… Ben masallardaki gibi yaşamayı severim, masallardaki gibi sevdim sevdiklerimi … Oysa, büyüyünce anladım ki, masal yaşanmazmış, ya da masallardaki gibi yaşanmazmış… Belki de masalları bu yüzden çok sevdim, bu yüzden güzeldir masallar… Mutlu sonla biter….

Oysa ben hayatın gerçeklerini yaşayarak ve asıl gerçeğin cok acı olduğunu, çevremdekileri, insanları tanıyarak ögrendim… Çabuk büyüdüm galiba, onbeşimde evlendirildim, onaltısında baba oldum. Çocukluğumu yaşayamadan kararıp kaldı düşlerim. Hayallerim büyüktü ama hayatın gerçeğinde bir küçücük nokta bile olamadım…

Nuri Can

New Moon Resimleri

•16/10/2009 • Yorum yapın

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

Ian Somerhalder

•16/10/2009 • Yorum yapın

Ian Joseph Somerhalder, 8Aralık 1978 doğumlu Amerikalı aktör, model ve film yapımcısı. Young Americans adlı diziyle tanınan ve The Rules of Atraction’daki rolüyle sinemada da adını duyurmayı başaran Somerhalder, en çok 2004’te yayınlanmaya başlayan Lost dizisindeki Boone rolü ile tanınmaktadır. Edna ve Robert’ın üç çocuğundan biridir, on yaşındayken annesinin desteğiyle modelliğe başlamış ve aralarında Gucci’nin de bulunduğu birkaç ünlü markanın modelliğini yapmıştır.

2009 Ekim başında the CW kanalında yayına başlayan “The Vampire Diaries” dizisinde “Damon Salvatore” rölünde oynamaktadır

null

Damon Salvatore Resimleri

•16/10/2009 • Yorum yapın

null

null

null

null

null

null

Ian Somerhalder Resimleri

•16/10/2009 • Yorum yapın

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

Mavi Düşler Yolcusu

•16/10/2009 • Yorum yapın

Diyorum ki, bir gün sevdamı yüreğime yüklesem, alıp gölgemi yanıma dağ deniz çekip gitsem insanın olmadığı uzak kıyılara. Ormanlar dolaşsam, dağlar, denizler … Ağaçlar diksem bulutsuz adalara, çiçekler sulasam keyfimce, yıldızlar arkadaşım, kuşlar yoldaşım olsa… Şiirler toplasam gün boyu mavi göğün altında…

Bir sevda rüzgarı esse uzaklardan, bir ılık meltem, alıp götürse hayallerimi bilmediğim, tanımadığım uzak yerlere…
…./
Gözlerimi kapatıp dalıyorum mavi düşlere, Bir demet süsen kokusu yağıyor üzerime , bir demet sümbül kokusu.Yağmurdan sonraki mis gibi kokan toprağın kokusu…

Çocukluğum, ilk gençliğim düşüyor aklıma; sanki bir dağbaşındaymışım, bir göl kıyısında suya daldırmışım ayaklarımı rüzgarla konuşuyorum. Suların nazlı nazlı akışını duyuyorum, serin serin esişini rüzgarların, bir kelebeğin kanat vuruşunu duyuyorum, bir ceylanın ürkekliğini, bir kumrunun yakarışını…

Mavinin masumluğunu, kırmızının sıcaklığını, yeşilin cıvıltılarını hissediyorum. Sesimi alıp götürüyor sular uzak denizlere … Mavi ve dalgalı bir denizlerde küçük bir tekne oluyor kalbim; ki, rengi düş mavisi. Duygusal bir limana sığınma çabalaması içinde.

Mavi yolculuklarını düşlediğim uzaklar, cennetin sonsuz güzelliğini andırıyor. Günahsız bir yaşamın yeri olan cenneti. Dans eden güvercinler, bembeyaz kanatlarındaki her bir tüyü kalbimin içine topluyorum. Bembeyaz papatya tarlalarından papatyalar savuruyorum gökyüzüne. Beyaz güvercinlerin pencereme bıraktığı sevgileri yolluyorum gökyüzüne… Sonra mavi düşleri koynuma alıp uyuyorum.

Bir yağmur sonrası güneşin sıcaklığıyla beraber gökkuşağının renkleri doluyor içime. Kalbim ve ruhum huzura ulaşıyor. Mutluluğa kavuşuyor bedenim. Hiç bitmesin istiyorum bu huzur dolu dakikaların, sonu gelmesin istiyorum.

Uyanınca mavi düşlerden gerçeklerin katılığına takılıyor gözlerim, bakıyorum bahar uzakta daha, leylakların açmasına çok var, sancılı her mevsim sonrasında yeşerecek dalları vardır ağaçların. Bu bahar hangi dalım kurumuş, hangisi yeşil anlayacağım. Hiç yeşermezsem bilki kurumuşum artık gölgemde olmayacak…

Yine de uzaklar hep bir sevda ritmi taşıyor yüreğime, bir aşk masalı, bir rüya iklimi taşıyor. Bir leylak mevsimi, bir huzur kokusu, bir gönül iklimi taşıyor…

Göklerin yanağından süzülen bir damla gözyaşıyım ben, gözleri buğulu bir sevda yolcusu, oysa hiç bir liman almıyor beni, hiç bir gemi tanımıyor, hiç bir pezevenk anlamıyor.

Uzaklar, içimde tanımadığım iklimlere akıp giden derin bir ırmaktır artık. Her akşam hüznünü kuşanır gözlerim, sığınır uzaklara… Ben ki, hep uzak yolculuklara yüklerim sevda düşlerimi, hep yarınlara ertelerim. Yarınların ne getireceğini bilmeden…

Yokum artık yokumsayın, boşuna aramayın beni, dalgalı bir denizde kırık bir tekneyim şimdi. Bir sevdam kaldı ardımdan, bir de ayak izlerim sokaklarda… Ben, ben ki, varılmayan uzak mavi yolculukların yolcusu…

Maviler Delisi

Diyorumki bir gün
sevdamı yüreğime yüklesem
alıp gölgemi yanıma
dağ deniz çekip gitsem…

dolanır ayaklarıma güz
anamın yanık ninnileri
kor beni çaresiz…
bir yanı Mecnun olur kıyılarımın, bir yanı Leyla
bir yanı Yusuf olur kuyularımın bir yanı Züleyha
uçurumlar doldurur bakışlarımı
yönümü nereye çevirsem…

kalsam, sığdıramam bu deli maviyi
ihanet kokan soluğuna metropollerin
üşür gözlerimde yediveren tomurcuk
yedigöğün yıldızları
yüreğimde bir maral ağlar
hangi suya eğilsem…

kanayan bir yara olur özlemim
içli bir sonbahar bestesinde
akıp gider sancıyarak mevsimlere
her kirpiğimde bir gül ıslanır
hangi şarkıyı dinlesem…

gözlerimde bilinmiyen adresler
kulağımda uğuldayan sesler
durmadan bir ezgi sarıyor içimi
dudağımı kanatıyor şiirler
ah ben bu sevdayı kime nasıl söylesem…

tanrım
nedir bu gecelere sığdıramadığım hüzün
yüreğimi ikiye bölen sancı
nedir bu acemi sevda,
mavilere tutkun yanım
eğer ben şair değilsem…

bir rüzgar soluğu türkülerdeyim
bir güvercin kanadı göklerde
bulutlar bulutları kovalar
dalgalar dalgaları
durmadan bir deniz çalkalanır gözlerimde
bir yol uzanır
ah nasıl özlem kokuyor uzaklar bir bilsen…

Nuri Can